Duyurular
CumleMuhendisi.Com
By admin on June 12, 2008
BURAYA SİTENİZLE İLGİLİ DUYURULARI YAPABİLİRSİNİZ !! http://WWW.CUMLEMUHENDİSİ.COM / / WEBSABLON.BLOGCU.COM // byKajmeran 2009 Desing - Burayı Kendinize Göre Düzenleyin

Son Yazılar

  • uçaklar ve ilk sıcak hava balonu

     

    SICAK HAVA BALONLARI
    Balon bir gaz yakıcısı yardımıyla içine sıcak hava üflenerek şişirilir.
    Sıcak hava soğuk havadan daha hafif olduğu için balon havalanır.
    Balonun içindeki hava kısa ateşlemelerle sıcak tutularak,balonun havada
    kalması sağlanır.
    Balonlar yönlendirilemez, rüzgar onları nereye sürüklerse oraya giderler.
    Alçalmak için, pilot balonun içindeki havayı soğutur.Soğuyan hava ağırlaştığı için balon yere iner.

    sıcak hava balonu  nedir ?

    Montgolfier kardeşlere ait ilk balon


    Montgolfier kardeşlere ait ilk balon

    Balon fikri ilk kez 1766 yılında hidrojeni bulan Henry Cavendish’in bu gazın havadan hafif olduğunu görmesi ve 1767’de Joseph Black’ın hafif bir aracın hidrojenle doldurulduğu zaman uçabileceğini öne sürmesiyle doğdu. Ancak ilk balon hidrojenle değil sıcak havayla doldurularak uçtu. İlk uçuş 5 Haziran 1783 tarihinde Fransız Joseph Michel Montgolfier (1740-1810) ve Jacques Etienne Montgolfier (1745-1799) kardeşler tarafından Annonay köyünde çapı 10,5 metre olan ketenden bir torbayı sıcak havayla doldurarak olmuştur. Balon 450 metre kadar yükselerek 10 dakikada 1,5 millik mesafe katetmiştir.

     

    uçaklar

     

     

    Uçak kanadının üstü kavisli,altı düzdür.

    Buna kanat profili şekli denir.   Uçak uçarken hava,kanadın üstünden daha hızlı aktığı için

     burada daha düşük bir basınç oluşur, ve alttaki

     daha yüksek hava basıncı kanadı yukarı iter.Uçuş sırasında bir uçağı aynı seviyede ve düz bir çizgi üzerinde tutan ayrı kuvvet vardır.Bunlar : Kaldırma, ağırlık, itki ve geri sürükleme kuvvetleridir.

    Kaldırma: Kanadın üstünden hızla akan ve aşağıdan iten hava uçağı kaldırır.
    Geri sürükleme: Uçak ileri doğru uçarken ona karşı koyan hava kuvvetine denir.
    İtki: Pervane uçağın havada ileri doğru gitmesini sağlar buna itki denir.
    Ağırlık : Uçağın ağırlığı, uçağı aşağı doğru çekerek kaldırma kuvvetini dengeler.

    İLKLER

    Havacılık tarihinin ilk motorlu,kesintisiz ve denetimli uçuşu 1903 yılında Wilbur

    ve Orville Wright kardeşler tarafından gerçekleştirilmiştir....

    İlk deniz uçağı 1910 yılında Henri Fabre adında bir Fransız tarafından kullanılmıştır....

      Amerikalı Charles Lindberg 1927 yılında Atlantik Okyanusunu ilk defa tek başına

    ve kesintisiz bir uçuşla 33 saat 39 dakikada geçti

    Wiley Post Dünyanın çevresinde uçan ilk kişiydi. Bu uçuşu 1933

    yılında gerçekleştirdi.
    Bu uçak dünya uçuş tarihinin ilk otomatik pilot sistemi ile donatıldı 

    Havilland Gypsy Moth  tipi bir uçakla İngiltere den Avustralya ya 

    tek başına uçuşu 1930 yılında Amy Johnson adında bir kadın pilot

    tarafından gerçekleştirildi.
     Pilot Bert Hinkler 7 Subat 1928'de ayni rotayı uçtu (İngiltere'den Avustralya ya)
    Hinkler Atlantiği uçarak aşan ilk non stop uçucu

    Sıcak hava balonu 1783 yılında Montgolfier kardeşler tarafından icat edilmiştir
    1890 yılında Clément Ader motor gücü ile uçan bir makine ile havalanabilen
    ilk insan oldu.


    En çok cesaret isteyen uçuşlardan biri Manş Denizi nin geçilmesi idi. Louis

    Bleriot adındaki bir Fransız 1909 yılında kendi uçağı Bleriot XI ile bunu başardı...

     

    Jet motoruyla çalışan ilk uçak Heinkel He 178 dir. 1939 yılında Ernst Heinkel

    adında bir Alman tarafından tasarlanmıştır.. 
    Bu uçağı ilk kullanan pilot   Erich Warsitz dir. ( 27 Ağustos 1939)

     

    PLANÖR


    Bu hava taşıtının motoru yoktur.Planör başka bir uçak yada
    arabaya bağlanan halatla çekilir.   Yeterince hızlanınca halat
    çözülür ve planör uçmaya başlar.    
    Pilot havada kalabilmek için sıcak havanın yükseldiği yerleri
    bulmak zorundadır.
    Deneyimli bir pilot termallerin olduğu yerleri bulup hava
    akımlarının yardımıyla daireler çizerek yükselebilir... 
    Planörle uçan ilk kişi Otto Lilienthal adında bir Almandı.
     

     

    HELİKOPTER
     

    Helikopter dikine kalkıp inebilen hava araçlarıdır.
    Buda küçük alanlara inip kalkabilecekleri anlamına
    gelir.
    Helikopterler havada asılı kalmış gibi durabilir,
    geriye ve yanlara doğru uçabilirler...

    YAMAÇ PARAŞÜTÜ


     

    Yamaç paraşütü bir insanın ağırlığını kaldırabilen büyük
    bir uçurtmaya benzer.
    Naylon bir yelken ve hafif bir alüminyum iskeletten oluşmuştur.
    Pilot kemere
    bağlı olarak paraşütün iskeletine asılı durur ve yelkenin altında sallanarak
    paraşütü yönlendirir.
    Yamaç paraşütleri, yüksek bir tepeden rüzgara doğru koşup hava akımlarını yakalayarak
    havalandırılırlar...

     

     

    PARAŞÜT

     

                                       

    Saatte 40km hız yapabilir ve paraşütçünün hedefine inebilmesi

     için yönlendirilebilir.
    Paraşütçü, sırtına paraşüt çantasıyla birlikte uçaktan atlar.
    İpi çeker ve paraşüt ortaya çıkar.Birkaç saniye içinde paraşüt tamamen açılır.
    Paraşütçü dönmek istediğinde kontrol iplerinden birini çeker.
    Yere inmeden önce yavaşlamak için paraşütü rüzgara doğru çevirir.

     

     

     

     

    HAVA ALANI


    Hava alanı yolcu terminali, Apronu , Kontrol kulesi,uçakların iniş ve kalkışları için pisti ile bütün, büyük bir alana sahiptir.
    Yolcu terminalinde, yolcuların alış veriş yapmaları için mağazalar, restoranlar ve bankalar mevcuttur.
    Apron : Uçakların yüklendiği, yüklerin boşaltıldığı ve yakıt ikmalinin yapıldığı yerdir.
    Kontrol kulesi : Pisti tepeden görür Kontrolörler uçak inerken,kalkarken ve apronda ilerlerken onları yönlendirir.
    Bir çarpışma olmaması için bütün uçakların yerlerini bilmek zorundadırlar.
    Kontrol memuru uçağın rotasının diğer uçakların rotalarıyla çakışmadığından emin olmak için planı dikkatli yapmak zorundadır.

     

     

    İlk Türk pilotları

     

    Fransa ve İngiltere’de öğrenim gören Hüseyin, Münif öğretmen, Sadi Fuat, Fazıl, Fethi, Sadık ve Nuri Beylerdir.

    Birinci Dünya Savaşı'nın başladığı 1914 yılında Fethi Bey görevli olarak uçağı ile Mısır'a doğru yola çıktı. Uçak Arap Yarımadasında Tabariye Gölü yakınında düştü. Fethi Bey şehit oldu. Arkadaşlarından haber alamayan Sadık ve Nuri Beyler onu aramak için Arabistan'a giderken Toroslar üzerinde uçaktan düştü. Onlar da şehit oldu.

    ilk savaş pilotlarımızdan Binbaşı Fazıl Bey Birinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde İstanbul üzerinde beş İngiliz uçağı ile tek başına savaştı. Düşman uçaklarından birini düşürdü. Kurtuluş Savaşı başlayınca Anadolu'ya geçti. Savaş boyunca uçak bölük komutanı olarak görev yaptı.

    27 Ocak 1923 günü Fazıl Bey'in uçağının motoru bozuldu. Dönüşe dayanamayan uçak düştü. Fazıl Bey şehit oldu.
    1964 yılında Kıbrıs Harekatında pilot yüzbaşı Cengiz Topel de şehit düştü.

    Hava şehitlerimiz yurdumuz uğruna şehit düşmüşlerdir.
    Yurdumuz; üzerinde yaşadığımız topraklardan ülkemizi çevreleyen deniz kıyılarından ve bunlar üstündeki gökyüzünden oluşur.

    Çağımızda savaşlar çoğu zaman göklerde başlıyor. Zaferler göklerde kazanılıyor. Bunun için Atatürk havacılığın gelişmesine önem verdi. Gençleri havacılığa özendirmek için 1925 yılında Türk Hava Kurumu'nun kurulmasını istedi. Türk Hava Kurumu yurttaşların yardımı ile günden güne gelişmektedir.

     

    sıcak hava balonu

     

    alıntıdır

    4/6/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |

    kazara keşifler

    kazara keşifler
     
    mikrofırın nasıl keşfedildi?
     
    Kazara keşfedilen buluşlar 5

    24/5/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |

    trafik lambası nasıl keşfedildi?

    Trafik, sadece atların ve at arabalarının bulunduğu devirlerde bile dünyanın büyük şehirleri için büyük bir sorundu. Bu sorunu çözmek için yoğun gayretler sarf edilmesine rağmen çözüm bulunamıyordu. Yapılan çalışmalar sonucunda ilk trafik lambası otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868’de Londra’da kullanıldı. Gazla yakılan ve bir eksen etrafında döndürülebilen kırmızı ve yeşil lambalar bir yıl sonra patlayınca uygulamadan kaldırıldı.
     
    Bu denemeden yaklaşık 55 yıl sonra ilk elektrikli trafik lambasını, Garrett Morgan adında bir ABD’li geliştirdi. Morgan ilk denemelere başladığı 1914’ten sonuca ulaştığı 1923’e kadar pek çok deneme yaptı. Sonunda elektrikli trafik lambalarını bulup patentini aldı. Morgan’ın bulduğu trafik lambaları kırmızı ve yeşil iki lambadan oluşmaktaydı. Bu iki lambaya daha sonra sarı lamba da eklenmiştir.
     
    Gonca Dergisi

    24/5/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |

    Türksat 3A, 24 Mayıs’ta uzayda

     

    Üretiminde 22 Türk mühendisin de görev aldığı ve tasarım, entegrasyon ve test aşamaları kısa bir süre önce tamamlanan Türksat 3A uydusu, 24 Mayıs Cumartesi günü TSİ 00.57′de uzaya gönderilecek.

    Türksat’tan yapılan açıklamada, Türkiye’nin uydu iletişim ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanan Türksat 3A uydusu, yalnızca televizyon yayınları için değil aynı zamanda coğrafi koşullar nedeniyle iletişim altyapısı bulunmayan bölgelere de haberleşme hizmetinin verilmesini sağlayacak.

    Kapsama alanı Avrupa’nın tamamı ve Asya’nın büyük bir bölümü olan uydu, mevcut iletişim kapasitesini yüzde 50 oranında artıracak.

    Yüksek geniş bant kapasitesi, üstün yüklenici gücü, farklı noktalar arasında anahtarlanabilme özelliği ile 42 derece doğu lokasyonunda hizmet verecek Türksat 3A, aynı zamanda yıldızlara bakarak konumunu belirleyebilecek.

    Yeni uydu, Türksat 1C uydusunun yükünü tamamen alacağı gibi Türksat 2A’nın yükünü de önemli oranda hafifletecek.

    Kaynak: CNNTürk

    10/5/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |

    yılların bilim adamları

    bilim adamları

     

    Thomson, George Paget (1892-1975)
    Broglie, Louis Victor Pierre de (1892)
    Semenov, Nikolay Nikolayevich (1896)
    Appleton, Edward Victor (1892-1965)
    Compton, Arthur Holly (1892-1962)
    Karrer, Paul (1889-1971)
    Waksman, Selman Abraham (1888-1973)
    Chadwick, James (1891-1974)
    Stern, Otto (1888-1969)
    Zemicke, Frits (1888-1966)
    Bragg, WiIliam Lawrance (1890-1971) Giauque, WiIliam Francis (1895)
    Urey, Harold Clayton (1893-1981)
    Doisy, Edward Adelbert (1893)
    Heymans, Comeille Jean François (1892-1968)
    Virtanen, Artturi IImari (1895-1973)
    Davisson, Clinton Joseph (1881-1958)
    Heyrovsky, Jaroslav (1890-1967)
    Reichstein, Tadensz (1897)
    Gasser, Herbert Spencer (1888-1963)
    Mulliken, Robert Sanderson (1896-)
    Banting, Frederick Grant (1891-1941)
    Muller, Hermann Joseph (1890-1967)
    Fermat, Pierre de (1601-1665)
    Raman, Chandrasekhara Venkata (1888-1970)
    Bacon, Francis (1561-1626)
    Descartes, Rene (1596-1650)
    Harvey, WiIliam (1578-1657)
    Carrel, Alexis (1873-1944)
    Galilei, Galileo (1564-1642) Stevin, Simon (1548-1620)
    Brahe, Tycho (1546-1601)
    Schrödinger, Erwin (1887-1961)
    Napier, John (1550-1617)
    Luca Pacioli (1445-1514) Matematik
    Paracelsus (1493-1541) Tıp
    W. Henry Brogg (1862-1942) Fizik
    R. Adolf Zsigmondy (1865-1929) Kimya
    E. Charles Guilloume (1861-1938) Fizik
    Alfred Werner (1866-1919) Kimya
    Jule Henri Nicolle (1866-1936) Tıp
    Eratosten (Fizik)
    Andre Claude (Mucit) Sigmund Freud (1856-1939) Psikoloji
    Marie Curie (1867-1934) Fizik
    Nikola Tesla
    Galileo Galilei (1564-1642) Gökbilim
    Arşimed (Matematik-Kimya)
    Hipocrates (Tıp)
    Isaac Newton (Fizik)
    Andreas Vesalius (1514-1564) Tıp
    Ambroise Parc (1510-1590) Tıp
    Theodor Kocher (1841-1917) Tıp
    Thomson Rees C. Wilson (1869-1959) Fizik
    J. Baptiste Perrin (1870-1942) Fizik
    Vincent Baptiste Bordet (1870-1961) Tıp
    Marie Curie (1867-1934) Kimya-Fizik
    A.Victor François Grignard (1871-1935) Kimya
    Andreas Grib Fibiger (1867-1928) Tıp
    Fritz Haber (1868-1934) Kimya
    T. Hunt Morgan (1866-1945) Genetik
    Karl Landsteiner (1868-1943) Tıp
    Hans Spemann (1869-1941) Zooloji
    Fritz Pregl (1869-1930) Kimya
    N. Gustaf Dalen (1869-1937) Mühendislik
    T. William Richards (1868-1928) Kimya
    Niccolo Tortoglia (1500-1557) Matematik
    Geronimo Cardano (1501-1576) Matematik
    Franciscus Vieta (1540-1603) Matematik
    Van't Hoff (1852-1911) Fizikokimya
    Robert Millikan (1868-1953) Fizik
    J. John Thomson (1856-1940) Fizik
    Christiaan Eijkman (1858-1930) Tıp
    Ferdinand Moissan (1852-1907) Kimya
    Otto Fritz Meyerhof (1884-1951) Biyokimya
    Karl Von Frisch (1886-) Zoolog
    George Richards Minot (1885-1950) Tıp James Batcheller Sumner (1877-1955) Biyokimya
    Heinrich Otto Wieland (1877-1957) Kimya
    Henry Hallot Dale (1875-1968) Tıp
    John James Richard Macleod (1876-1936) Fizyoloji
    Robert Barany (1876-1936) Tıp
    Johannes Stark (1874-1957) Fizik
    Johannes Kepler (1571-1630) Gökbilim
    William Francis Aston (1877-1944) Kimya-Fizik
    Frederick Soddy (1877-1966) Kimya
    Glover Charles Barka (1877-1944) Fizik
    Marconi (1874-1937) Fizik
    Joseph Erlanger (1874-1964) Fizyoloji
    Adolf Otto Reinhold Windovs (1876-1959) Kimya
    Gustof Dalen (1869-1937) Mühendislik
    Otto Paul Hermann Diels (1876-1954) Kimya
    Ernest Rutherford (1871-1937) Fizik
    Arthur Harden (1865-1940) Biyokimya
    Otto Loewi (1873-1961) Fizyoloji
    Euler-Chelpin (1873-1964) Kimya
    Karl Bosch (1874-1940) Kimya
    Antonio Egas Moniz (1874-1955) Tıp
    Steenberg Krogh (1874-1949) Fizyoloji
    Richard Willstaetter (1872-1942) Kimya Bohr (1885-1962) Fizik
    Bridgman (1882-1961) Fizik
    James Frank (1882-1964) Fizik
    Victor Franz Hess (1883-1964) Fizik
    William Peter Joseph William (1864-1966) Kimya
    Walter Norman Hawerth (1883-1950) Kimya
    Karl Rudolph Friedric Bergius (1884-1949) Kimya
    Owen Williams Richardson (1879-1959) Fizik
    Georg Franz Wilheim Walther Bothe (1891-1957) Fizik
    György Hevesy (1885-1966) Kimya
    Albert Einstein (1879-1955) Fizik
    Otto Hahn (1879-1968) Fizikokimya
    Hans Fischer (1881-1945) Kimya
    Irwing Langmuir (1881-1957) Kimya
    Hermann Staudinger (1881-1965) Kimya
    Walter Rudolf Hess (1881-1973) Tıp
    Edgar Douglas Adrian (1889-1977) Tıp
    Bernardo Alberto Houssay (1887-1971) Tıp
    Otto Heinrich Warburg (1883-1970) Biyokimya
    Alexander Fleming (1881-1955) Tıp
    George Hayt Whipple (1878-1976) Tıp
    Frencis Peyton Rous (1879-1970) Tıp
    Archibald Vivian Hill (1886-1977) Fizyoloji-Tıp
    Edward Calvin Kendall (1886-1973) Biyokimya Gauss, Dirichlet, Riemann (Matematik) Eratosthenes (M.Ö. 273-192) Matematik Leonardo da Vinci (1452-1519) Werner Heisenberg (1901-1976) Fizik John Dalton (1766-1844) Kimya Louis Pasteur (1822-1895) Tıp
    Darwin (1809-1882) Biyoloji Bergamalı Galenos (Tıp)
    Albert Einstein (1879-1947) Fizik
    Max Planck (1858-1947) Fizik
    James Clerk Maxwell (1831-1879) Fizik
    Mendel (1822-1884) Biyoloji
    Faraday (1781-1867) Kimya
    Lavoisier (1743-1794) Kimya
    James Van Allen (Fizik)
    Kepler (1571-1630) Gökbilim
    Newton (1642-1727) Fizik
    Stephen W. Hawking (Fizik)
    Harold E. Edgerton (1903-) Fotoğraf

    Leibniz
    Galieo Galilei
    Thomas Alva Edison
    Marie Curie
    Michael Faraday:
    Luigi Galvani ve elektriğin öncüleri
    William Harvey

    Gregor Mendel (Biyoloji)
    Charles Darwin (Biyoloji)
    Darwin'in Beagle Gezisi ve Doğal Seçilim Teorisi

    KAYNAK:
    http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bil...boyu/index.htm

    8/5/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |

    Küresel Isınmaya Karşı İlginç Proje

     

    Okyanusun dibine batırılan dev plastik borularla mikroorganizmaların yüzeye çıkarılması ve bulut oluşumuna katkı sağlaması düşünülüyor.

    İki bilimadamı küresel ısınmanın etkilerini önlemeye yönelik ilginç bir proje ortay attı. Okyanuslara dev plastik borular yerleştirilmesini öneren projenin ayrıntıları şöyle. 

    200 metre uzunluğunda, 10 metre çapındaki yüzbinlerce dev plastik boru okyanuslara yerleştirilecek. Bu boruların dibe batırılmasıyla, mikroorganizmalar açısından zengin dip suyu yüzeye çıkartılacak. Bu mikroorganizmaların yukarı çıkmasıyla da deniz yüzeyinde oluşacak küçük bitkiler karbondioksiti emip, bulut oluşmasını sağlayan dimetil sülfat gazı üretecek.

    Oluşacak bulutlar da dünyanın üzerini kaplayarak ısınmayı önleyecek.

    Bazı bilimadamları öneriyi tartışılmaya değer bulurken bazıları da “tam bir zaman kaybı” olarak tanımladı.

    Kaynak: NTVMSNBC

    8/3/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |

    boynuzlular (hayvanlar neden boynuzlu?)

    Hayvanların boynuzlan onların silahlarıdır. Savunmaya ve saldırmaya yararlar. Bu silah tabiatta sadece bazı hayvanlara bahşedilmiştir.

    Hayvanlar aleminde boynuzu olanlar 'boynuzlugiller' adı altında bir aile oluştururlar. Bu geviş getirenler takımından, çift tırnaklı hayvanlar ailesinin üyeleri sığırlar, keçiler, koyunlar ve antiloplardır.

    Bunların içi boş olan boynuzları süreklidir, değişmezler ve dallara ayrılmazlar. Başın her iki yanında birer tanedirler. Boynuzsu maddeden yani keratinden yapılmışlardır. Dişilerinde boynuz ya yoktur ya da erkeklerinkine göre daha kısa ve küçüktürler. Boynuzları ile ünlü geyik ve gergedanınkiler ise farklı özellikler taşırlar.

    Boynuz denilince hayvanın kafasında, alnının hemen üstünden çıkan iki sivri kemik anlaşılır. Halbuki hayvanlardaki boynuzların büyük bir çoğunluğu kemik değildir. Genel olarak üç tip boynuz vardır. Sadece kemikten yapılmış olanlar, kemik bir ekseni örten keratinden yapılmış olanlar ve sadece keratin liflerinin birleşmesiyle oluşmuş boynuzlar.

    Kemik boynuzlara örnek olarak geyiklerinki gösterilebilir. Bu boynuzlar her sene diplerinden kopar ve yenilenilirler. Her sene çıkan yeni boynuzda bir fazla dal oluştuğu için bunlardan hayvanın yaşı anlaşılabilir.

    Geyik boynuzlarını silah olarak en çok kullanan hayvandır. Ren geyiği dışındaki bütün geyik türlerinin yalnız erkekleri boynuzludur. Özellikle üreme mevsiminde dövüşen geyiklerin bazen boynuzları birbirine dolaşır, bu düğümü çözemeyen hayvanlar sonunda ölürler.

    Gergedanların boynuzları kemik değildir. Tamamen keratin liflerinin birleşmelerinden oluşmuşlardır. Boynuzlar üzerlerinden aşındıkça diplerinden uzayabilirler. Kuşların gagalan, insanların saç, kıl ve tırnakları, balıkların pulları hep bu keratinden yani boynuzsu maddeden yapılmışlardır.

    Gergedan boynuzunun cinsel gücü arttırdığına olan inanç yüzünden aşırı avlanılan bu hayvanların neredeyse nesilleri tükenmek üzeredir. Aslında gergedanın boynuzunu yemekle insanın tırnaklarım yemesi arasında bir fark yoktur. İkisinde de keratin alınmış olur.

    23/1/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |

    TELEF10

    XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek...

    Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871'de guadruplex sistem haline soktu.

    İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855'te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874'te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.

    Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.'ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse'unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti.

    Telefon Baudot'nun ilk denenmesi sırasında icat edildi.

    Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782'de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey'i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page'a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı .

    Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı.

    Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847'de Edinburg'da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz'un "İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi" (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı.

    1872'de A.B.D.'ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875'te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: "Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var." Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu.

    Bu olay 10 Mart 1876'da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika'nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878' de Hugnes mikrofon'u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu.

    Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York'ta iken Boston'daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell'le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell'in, icadını telgraf şirketi Western Union'a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü.

    Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika'nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922'de Halifax'da öldüğünde A.B.D. ve Kanada'daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu.

    1876'da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857'de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu.

    Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877'de Bilimler Akademisine, "paleophone" adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu.

    Edison'un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison'u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan "Mary had a little lamb -Mary'nin minik bir kuzusu var" şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular.

    1878'in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı...

    23/1/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |

    pusula kuzeyi göstermez

    Dünyanın kendisi, çekirdeğindeki soğumamış kısımlarından dolayı dev bir mıknatıstır. Bu büyük mıknatısın artı ve eksi uçları kuzey ve güney kutuplarındadır. Ancak bildiğimiz coğrafi kutuplarda değil. Pusulanın minik ucu tam kuzeyi göstermez, gösterdiği noktaya magnetik kutup denir.

    Pusulanın gösterdiği kuzey yönünü devamlı takip ederseniz kuzey kutbuna hiçbir zaman ulaşamazsınız. O noktadan 7 derece yani kilometrelerce uzaklıktaki magnetik kutba varırsınız. Olayın ilginçliği bu kadarla da bitmiyor. Bilimin kesin olarak saptadığı bir sürpriz daha var. Bu magnetik kutupların yerleri de sabit değil, zamanla değişiyor, kuzey güneye, güney kuzeye geliyor.

    Eğer elinize bir pusula alıp zaman yolculuğu yapabilseydiniz, birkaç milyon yıl önce pusulanızın kuzey gösteren ucuna bakarak seyahat edince sizi penguenlerin büyük atalarının karşıladığını, yani güney kutbuna vardığınızı şaşırarak görürdünüz.

    Magnetik kutupların niçin ve nasıl yer değiştirdikleri henüz tam bilinmiyor. Bu olayın dünyada kraterlerin oluşması, iklimlerin değişmesi, bazı canlı türlerinin yok olması gibi olaylarla yakın ilgisi olduğu sanılıyor. Bilim insanları magnetik kutupların yer değiştirmesinin 170 milyon yılda yaklaşık 300 defa tekrarlandığını, bugünkü konumuna en son 750 bin yıl önce geldiğini ileri sürmektedirler.

    Sadece magnetik kutupların yer değiştirmelerinin değil dünyanın magnetik alanının bile başlangıçta nasıl oluştuğu tam açıklığa kavuşmuş değil. Teorilere göre dünyanın merkezindeki sıvı halindeki çekirdek bölümündeki ısı, dış demir katmanlara ulaşarak dünyanın dönüşü ile beraber bir dinamo etkisi yaparak magnetik alanı meydana getirmiştir.

    Yerkürenin magnetik alanının şiddet ve doğrultusunu ölçmek için 1979 Ekiminde uzaya gönderilen 'Magsat' uydusu 3 yıla yakın görev yapıp da yanmadan önce gönderebildiği en önemli bilgi, magnetik alanının şiddetinin gittikçe azaldığı, her on yılda şiddetinden yaklaşık yüzde birini yitirdiği, böyle giderse muhtemelen bin yıl sonra magnetik kutupların yerlerinin tekrar değişebileceği bilgisiydi.

    23/1/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |

    balıklar nasıl yüzer

    Balıkların yüzme tekniği

     

     Tüm makineler sabit bir eksen etrafında, sabit bir dönme hızında hareket eden şaft denen parçalar aracılığı ile güç üretirler. Ancak bu kural hayvanlar için geçerli değildir. Çünkü hayvanların bütün vücutları kan damarları ve sinirlerle sarılmıştır. Bu nedenle sabit bir eksen etrafında hareket edecek bir parçayı kullanarak güç üretmeleri imkansızdır. Peki öyleyse canlıların hareketine imkan veren sistem nasıl çalışır? Hayvanlar, ileri geri hareket eden ve manivelaya benzeyen, mükemmel tasarlanmış yapılar sayesinde hareket ederler. Hayvanların güç üreten motorları büzülüp esneme özelliğine sahip olan kaslarıdır.Bu motorların bir örneğine su canlılarında rastlayabilirsiniz. Bu canlılardaki her bir manivela birbirine öyle bir biçimde bağlanmıştır ki, hareket tek bir düzlemde gerçekleşir. Bu hareketi balıkların sudaki yüzüşünü düşünerek gözünüzde canlandırabilirsiniz.

    Balığın omurgası, yerde kıvrılıp giden bir yılan gibi devamlı olarak sağa sola kıvrılır. Bir balığın yüzebilmesi için kuyruğunu sağa sola sallaması yeterlidir. Normal şartlar altında kuyruk bir yöne büküldüğünde, balığın ön tarafının arka tarafın tersi yönde aynı şiddette savrulması gereklidir. Ancak böyle olmaz. Çünkü balıkların ön tarafı bu etkiyi ortadan kaldıracak biçimde yaratılmıştır. Aynı zamanda su, hareket esnasında baş tarafa dikey bir kuvvetle etki eder. Tüm bunlar baş kısmındaki su içindeki salınımın kuyruk kısmındakinden daha küçük olmasına neden olur. İki tarafın arasındaki bu fark balığın su içindeki hareketine neden olur. Balığın ileri doğru hareket hızı, yüzgecin balığın omurgasından geçen eksenin sağı ve soluna gidiş geliş hızı ile doğrudan bağlantılıdır. Yüzgeç eksene yaklaştığında hız artar, uzaklaştığında da azalır.Acaba bu sistem ne kadar verimlidir? Dalgalanan bir kuyruk bir denizaltının motorları ile kıyaslanırsa nasıl bir sonuç alınırdı?Cambridge Üniversitesinden Prof. Richard Bainbridge ve arkadaşları bir su altı kamerasıyla yaptıkları gözlemlerle bu sorulara yanıt aramışlardır.Gözlemler, sualtında sakin duran balıkların korkutulduklarında inanılmaz bir hızla harekete geçebildiklerini ortaya koymuştur:Küçük bir tatlı su balığı, bir saniyede durgun halden 10 vücut boyu kadar ileri fırlayabilir. 20 cm boyundaki bir balığın ulaşabildiği hız ise saatte 8 km. kadardır. Balık büyüdükçe hızı da artar. Prof. Bainbridge, 32 cm boyundaki bir balığın uzunca bir süre 13 km/saat hızla hareket ettiğini görmüştür. Bu hız balığın kuyruk sallama sıklığı ile doğrudan orantılıdır. Bir balık kısa sürede ne kadar çok kuyruk sallarsa hızı da o kadar artar. Balıklar, yüzerken büyük miktarlarda güç harcarlar. Ancak ani hızlanmanın balıklar için hayati bir anlamı vardır; çünkü ya avlanmak ya da avcılardan kaçabilmek için buna ihtiyaçları vardır.

    Bazı küçük balıklar, durma noktasından maksimum hızlarına saniyenin 20’de biri kadar kısa bir anda çıkabilirler. Bu sırada ürettikleri itme kuvveti kendi ağırlıklarının 4 katı kadar olmaktadır. Bu verilerin ne anlam ifade ettiğini tam olarak anlamak için şöyle bir karşılaştırma yapalım: Spor arabalar sıfırdan 100 km hıza 4-6 saniyede çıkarlar. Üstelik bu arabaların maksimum hızlarına ulaşabilmeleri için daha da fazla zamana ihtiyaçları vardır. Bütün bunların yanısıra balıklar bu üstün performanslarını suyun içinde hem de akıntıya karşı ortaya koymaktadırlar. Suyun direncinin havadan daha fazla olduğunu düşünüldüğünde, balığın küçümsenmeyecek bir performansa sahip olduğu hemen anlaşılacaktır. Buraya kadar verilen örneklerde açıkça görülen bir gerçek vardır.

    Balıklardaki sistemler özel olarak tasarlanmıştır. Bu durumda “tesadüf” olasılığını düşünmek son derece akıl ve mantık dışı olmaktadır. Tesadüflerin balıklara suda rahat hareket etmelerini, hız kazanmalarını sağlayacak sistemleri kazandırmış olmaları imkansızdır.Balıklardaki bu özellik bize Allah’ın ne denli sınırsız bir ilim sahibi olduğunu gösteren delillerden biridir. Allah sonsuz akıl sahibi olan, her türlü yaratmayı bilendir.

    21/1/2008 | Kategori: bilim | Yorum (0) Yorum yaz! |